metin
Yine ölümlerdeyiz Metin!
07/03/2008
Celal Başlangıç / 13 Ocak 2001 / Radikal

Son görevin cezaevi operasyonlarında öldürülenlerin cenaze töreniydi. Biz yine yeni ölümleri bekliyoruz, operasyonlarda öldürülenlerin cenaze törenlerindeyiz. Her 8 Ocak'ta seni anıyoruz ve 10 Ocak'ta gazeteciler bayramını hâlâ kutlamıyoruz
Sevgili Metin, Zaman nasıl da kayıp gidiyor elimizden ve biz yılların, günlerin tıpatıp birbirine benzediğini sanarak nasıl da aldanıyoruz.
Son yazını yazmandan, fotoğraf makinenin deklanşörüne son kez basmandan, yeni bir habere doğru son görevine çıkmandan bu yana tam beş yıl geçmiş.
Yine gazeteciler için o uğursuz günlerden biriydi. Yine bir cezaevine, yine kanlı bir 'operasyon' yapılmıştı. 'Operasyon' diyorum, bugünlerde yine 'in' olan bu sözcük; devletin yakalayıp gözaltlarında sorguladığı, mahkemelerinin tutukladığı ya da yargılayıp mahkûm ettiği, bir değil hem de iki bakanlığın denetlediği cezaevlerine koyduğu insanların koğuşlarda, maltada, koridorlarda kimini ölü, kimini yaralı ele geçirmesi anlamına geliyor.
Kanlı bir 'operasyon' yapılmıştı Ümraniye Cezaevi'ne. Cezaevindeki mahkûmlardan dördü bu kez 'ölü ele geçirilmiş'ti. O gün Rıza Boybaş ve Orhan Özen toprağa verilecekti. Görev dağılımı yapılıyordu gazetede. Önce Adli Tıp'a, oradan alınacak cenazelerle birlikte Alibeyköy'e gidilecekti. "Ben mutlaka izlemeliyim arkadaşlar" demiştin. Sonra da her zaman olduğu gibi, fotoğraf makinenin bulunduğu çantayı sırtına vurup o güleç yüzünle yola koyulmuştun.
Gazeteci arkadaşların seni son kez iki çevik kuvvet polisinin arasında kolların arkadan bükülerek gözaltına alındığında gördüler.

Davan için binlerce kilometre
Ölümünden birkaç ay sonra bir kez daha açlık grevleri, ölüm oruçlarına dönüştü. İnsanlar oruçlarında yaşamını yitirince, sakat kalınca 'Nuh'tan sonra 'Peygamber' diyebildi ülkeyi yönetenler zorunlu olarak.
Sonra kent kent gezdirilen davanın peşine düşmüştü ailen, yoldaşların ve gazeteci arkadaşların. Her dava en az bin kilometre yol demekti. Neredeyse bir dünya turu atıldı katillerinin bir kısmı mahkûm ettirilene kadar.
Sevgili Metin, Senin öldürülmenden bu yana yalnızca beş yıl geçmedi. Bir yüzyıl, hatta bir binyıl değişti. Yine ölüm acısıyla girdik yeni bir yıla, yeni bir çağa. Tıpkı senin haber gittiğin son görevinde olduğu gibi cezaevlerinden cenazeler çıkıp İstanbul'un yoksul varoşlarında toprağa verildi. Ölüm oruçları, açlık grevleri sürüyordu cezaevlerinde yine. Bir uzlaşma sağlanacakken kanlı bir 'operasyon' tercih edilmişti. Kimi yakılarak, kimi kurşunlanarak 30 tutuklu ve hükümlü, iki er yaşamını yitirdi.
Yeni yıla dehşet görüntüleriyle, yangınlarla, kurşun ve bomba sesleriyle, kanla, ölümlerle dehşet içinde girdik. 'Operasyonun adı 'Hayata Dönüş'tü. Amacı da ölüm oruçlarına son vermek. 32 kişi 'Hayata Dönüş' yolunda hayatını kaybetti. Açlık grevleri, ölüm oruçları devletin düşündüğü gibi bitmedi. Şimdi daha çok insan, 400'e yakın tutuklu ve hükümlü ölüm orucunda. Binden fazlası da açlık grevinde.
8 Ocak'ta yine mezarının başındaydı ailen, yoldaşların, gazeteci arkadaşların. Polis de 'yığınsal' olarak katılmıştı ölüm yıldönümündeki anma toplantısında.
Ölüm oruçları, açlık grevleri 90'ıncı güne doğru gidiyor. Ortada 'ürkütücü bir sessizlik' var. Şimdilerde 'Beyaz Enerji Operasyonu'nda 'düğmeye asker mi yoksa siviller mi bastı' tartışmalarıyla oyalıyorlar bizi. Ama F tipi cezaevlerinde ölüme yatmış yüzlerce insan var. Belki de kapımıza bir süre sonra toplu ölümler, geometrik sayılarla dayanacak. Bir gün bir, ertesi gün iki, öbür gün dört, ardından 16...
Bu ürkütücü suskunluğunun karanlığında, geometrik ölümlerin yaşandığı ilk ülke olarak 2000'li yılların tarihine yazılacak Türkiye.
Bir de böylesine bir karanlıkta, önüne gelen polise hain pusu kuranlar türedi. Şiddet şiddeti beslemişti yine. Büyük bir provakosyon ortamının, organik değilse bile doğal bir parçası oluyordu kimileri. Ne gariptir ki, öldürülen bir polisin cenazesinde konuşan polis şefi de, yurtdışından militanlarına 'ölün ve öldürün' talimatı veren örgüt şefi de tüm yaşanılanlardan aydınları sorumlu tutup 'entel' diye aşağılıyorlardı. Kitlelerin yaratılan şiddet ortamında sindirildiği, sorunlara duyarlı aydınların, 'entel' diye kuşatma altına alınıp tıpkı F tipi cezaevlerinde olduğu gibi tecrit edilmeye kalkıldığı bir ortamda IMF ve Dünya Bankası kıskacına girmiş bir iktidar ekonominin en ağır yükünü, artık açlık bıçağının gırtlaklarına dayandığı çalışanlara, emekçilere, yoksullara yüklemeyi sürdürüyordu. Gözden kaçırılmak istenen mesele de buydu.

Çözüm kansız olamaz mıydı?
Sevgili Metin, geçen gün İstanbul Barosu'nun yaptığı toplantıda bu görüş çok net biçimde dile getirildi. Toplantının görüşmecileri, açlık grevleri sonrası tutuklu ve hükümlülerle hükümet arasında bir uzlaşma zemini arayan İstanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman, TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyesi FP Milletvekili Mehmet Bekaroğlu, TMMOB Başkanı Kaya Güvenç ve Türk Tabipleri Birliği 2. Başkanı Metin Bakkalcı'ydı. Her dördü de cezaevi ile Adalet Bakanlığı arasında mekik dokumuştu. Yücel Sayman'ın bu sürece ilişkin dile getirdiği ortak bir görüş vardı: "Mahkûmları uzlaşmaz tavrını sergilemek için bizi kullandılar."
Bunun kanıtı da, görüşmelerde belli bir noktaya gelinince cezaevlerindekilerin ölüm oruçlarını bırakmalarına yakın bir zemin yakalanınca Adalet Bakanlığı'nın uzlaşma yolunu tıkayıp görüşmeleri kestirtip operasyona yönelmesiydi. Herkes aynı sorunun yanıtı peşindeydi: "Eğer o gece operasyon yapılmasaydı, bu sorun hiç can kaybı olmadan aşılabilir miydi?"
Ne acıdır ki bu sorunun yanıtı ağırlıklı olarak 'Evet'ti. Başka bir soru daha vardı yanıtı aranan; "Operasyon aftan sonra neden yapılmadı?" Bunun yanıtı da yaşanılan güvensizlik ortamının koskocaman bir kanıtıydı: "Eğer operasyon aftan sonra yapılsaydı, hükümet 'Cezaevleri çok hasar gördü, mahkûmları koyacak başka yer yok' diyemeyecek, böylece de F tiplerini yarı bitmiş, yarı bitmemiş durumda devreye sokamayacaktı."
Zaten operasyonun ölüm oruçlarında ölecek insanları kurtarmakla uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmadığı da çıktı ortaya. İçişleri Bakanı böyle bir operasyona bir yıldır çok titiz biçimde hazırlandıklarını, cezaevi maketleri üzerinde bir yıldır hazırlık yaptıklarını anlattı.
Toplantıda FP'li milletvekili Bekaroğlu'nun ve avukatların baskınla, sevkle ve alelacele uygulamaya sokulan F tipi cezaevlerinde yaşanılanlarla ilgili anlattıkları korkunçtu. Sağlam tek kişi yoktu F tipi cezaevlerinde kalan. Günlerce yarı çıplak kalmışlardı hücrelerde. Kimi hâlâ kurşun ve şarapnel parçasıyla dolaşıyordu. Hastaneye gönderilmiyorlardı. Çok sayıda copla tecavüz iddiası vardı. F tipine karşı çıkmakla örgüt üyeliği de eşdeğer hale geldi. F tipine karşı basın açıklaması, gösteri yapanlara artık 'Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası'na muhalefetten' dava açılmıyor. F tipine karşı en demokratik haklarını kullananlar artık 168/2'den tutuklanıyor. Yani 'terörün sair efradı' olmak, yani yardım ve yataklık. Yani F tipine karşı çıkmakla terörist olmak birbirine eşit hale geldi. Bir de operasyon yapılanların adı hep 'terörist' diye geçiyor. Doğru. Çoğu Terörle Mücadele Yasası'ndan mahkûm olmuş. Ama bu öyle bir yasaydı ki, pankart asan da, bildiri dağıtan da, duvara yazı yazan da, hatta bir kitabından mahkûm olan yazar da, bir haberinden mahkûm olan gazeteci de 'terörist' olarak yargılanıyordu. Türkiye'deki cezaevlerinde tam 11 bin 'terörist' vardı. İlk bakışta ne kadar yüksek bir sayı değil mi?
Ama acaba bunlardan kaçının eline silah değmiş? Aynı sorunun yanıtını milletvekili Bekaroğlu da merak edip Adalet Bakanı'na sormuş. Aldığı yanıt tüyler ürpertici. 11 bin teröristten yalnızca 2 binin eli uzanmış silaha. Ne çok 'terörist' üretiyoruz bir anda değil mi! RTÜK'ün, DGM'nin haberlere yayım yasağının yanı sıra bazı ölen mahkûmların otopsi raporlarına bile yasak konuyordu.

Gazetecilerin yaş günü
İşte Sevgili Metin, bu koşullarda, ölüm yıldönümünden iki gün sonra, 10 Ocak'ta çalışan 'Çalışan Gazeteciler Günü'nü kutladık! 40 yıl önce 212 sayılı yasa çıkmış da gazeteciler fikir özgürlüğüne, sosyal haklara kavuşmuş falan, filan... Onca yasağıyla, onca işsiziyle, onca işten atılanıyla, onca işsiz kalma korkusu yaşayanıyla aslında ortada tam bir 'gazetecilerin yas günü' var. Bu yasa çıktığında Bülent Ecevit Çalışma Bakanı'ydı. Ne gariptir ki geçen süre içersinde o başbakan oldu, bizse haklarımızı yitirdik.
O gün meslektaşlarından yüz kadarı katıldı 'Gazeteciler Meclisi' toplantısına. Amaç, cezaevlerindeki operasyonlarla ilgili gerçeklerle gazetelerde, televizyonda yayımlananlar arasındaki farkı ortaya çıkarmak için haberi sıcağı sıcağına izleyen genç gazetecilerin gözlem ve deneyimlerini dinlemekti. Aslında Galatasaray'daki Nâzım Kültür Merkezi'nde yapılacaktı toplantı. Ama gazetecilerden önce sivil polis tutmuştu kültür merkezini: "Toplantınız yasal değildir, yaparsanız kültür merkezini mühürleriz" diye. Alelacele başka bir yer bulundu. Ama ertesi gün öğrendik ki Nâzım Kültür Merkezi yine de mühürlenmiş.

İşte böyle Metin.
Senin son görevin, 1996 yılında Ümraniye Cezaevi'ne yapılan operasyonda öldürülen iki kişinin cenaze töreniydi. Yaşasaydın belki bugün de diğer cezaevlerindeki operasyonları yazıyor olacaktın. Ama kimse sanmasın ki hiçbir şey değişmedi, her şey öldürüldüğün zamandaki gibi duruyor. Hiç de öyle değil. Artık operasyonlar çok daha kanlı, yasaklar ve işsizlikler çok daha fazla. Gazeteciler o zamandan bu yana çok daha dağınık... ve biz yine 'ölümlerdeyiz' Metin!
anasayfailetişim
METİN'E METİN
BİR METİN

Metin'in kafasında
bir darp var
Polis
karakolundan
morga kadar
Mosmor
Bir darbe var
yüreğimizde
beynimizde
Soruyor bir işaret
fişeği
Biz ölerek mi
yaşamayı
öğreneceğiz hâlâ...

Can Yücel
gazeteciler

Tel: +90 (212) 233 20 36 Fax: +90 (0212) 233 18 60-70
Eskişehir Mahallesi Dolapdere Caddesi Karabatak Sokak No: 31/2 Şişli/İSTANBUL
          e-posta: bilgi@metingoktepe.com
eby
anasayfa ::  haberler ::  biyografi ::  yorumlar ::  göktepe ödülleri ::  metinden ::  dava hakkında ::  fadime göktepe
EVRENSEL - 2008